Canlı Kılmak

Öncelikle bu seride yaptığım çalışmalarla yaşam fikrine yaklaşmayı hedefliyorum. Başlıkta verme çalıştığım anlam ise insan kültürünün benmerkezci bakış açısıyla bugün bizi getirdiğin noktadan duyduğum rahatsızlığı ironik bir biçimde dile getirmektir. (Bu ekosisteme maalesef katkı sağladığımı da eklemeden geçemeyeceğim. Hiçbirimiz masum değiliz.)


Simbiyoz, parazitizm, birlikte yaşama gibi kavramları sorgulayarak yola çıktığım çalışmalarım esnasında Berkeley’in “varlık algılanmaktır” şeklindeki varlık tanımı odak noktanı yalnızca canlılık sınırlarında dolaşmaktan canlılık ve cansızlık arasındaki sınıra, farklılığa ve tanımları nerede kurduğumuz konusuna kaydırdı. Böylece, yaşam fikrinin temelde cansızlıktan meydana geldiği abiyogenez teorisi teorisini bir kenara bırakacak olursak, yasam bir kere başladıktan sonra dahi canlılar ve cansızlar arasında keskin sınırları olmadığını fark etmeye başladım. Bir başka deyişle canlı ve cansızlar bambaşka bir atomik yapıda olmaktan ziyade aynı kimyasal çorbayı taşımaktadırlar. 


Berkeley’e geri dönecek olursak; “varlık algılanmaktır” cümlesi ile kastettiği felsefenin temelinde özellikle canlılar için “hareket” olduğunu fark ettim. Yaşam; enerji tüketmek, dikkat çekmek, düşünce oluşturmak ve bir şekilde “algılayanın” yaşam döngüsüne katılmaktır. Çünkü algılanmadan var olmanın da mümkün olmadığı ya da kanıtlanamayacağı bir düzlemde var oluyoruz. Kendi kendimizin yaşadığını dahi hareket ederek algılıyoruz. En temelde nefes alarak. Temel bilimin çerçevesinden uzaklaşıp gündelik hayata yaklaştıkça hareketin önemi gitgide artıyor. Evden çıkmadığımız, kimseyle konuşmadığımız günlerde daha az yaşıyormuş, daha az var oluyormuş hissine kapıldığımız olur ya da duygusal olarak hissizleşmeye yol açan depresyon da bizde yaşamıyormuşuz hissi uyandırabiliyor. 


Bu düşüncelerden hareketle varlığını ve canlılığını ispatlayan 3 adet heykel ürettim. Motorlar yardımıyla durmadan aynı yapay hareketi tekrar ediyor olsalar dahi izleyenlerin üzerinde uyardıkları refleksler sayesinde varlıklarını ve hatta yaşam döngüsünde olduklarını ispatlamaya çalışıyorlar. Çünkü insan beyni çok eski çağlardan beri harekete karşı duyarlıdır. Özellikle beklenmedik bir varlığın hareketine, mesela, bir insanın hareketine vereceği tepkiden daha fazlasını verecek şekilde evrimleşmiştir. Hatta bu hareket eden her şeyin canlı olduğu düşüncesine dahi yol açmaktadır. Mesela deprem olan dağın tanrılığına, ateşin canlılığına, bulutların tanrılığına... vesaire. Bugün bütün bunların canlı olmadığını bile bile aynı beden reflekslerini göstermeye devam ediyoruz. Bu yüzden mesela insansı robotlar görmek birçoğumuzun yaşamla ilgili derin felsefi sorgulamalar yapmasına sebep olabiliyor. 

Diğer çalışmaları ise başlangıçta bahsetmiş olduğum canlılığın nerede başladığı cansızlığı nerede bittiği konusundan hareketle gerçekleştirdim. Canlılık ve cansızlık arasında kimyasal ve kimi zaman davranışsal olarak kesin çizgilerle bir ayrımdan ziyade gradyanlar a benzer bir geçiş olduğunu fark ettim. Bunun için birçok örnek bulunsa da çarpıcı gelebilecek birkaç tanesini sıralamak isterim:


-Virüsler canlı veya cansız formunda değillerdir. 


-İnsan vücudunda bulunan çeşitli mineraller; demir, selenyum gibi atomlar “yüzde kaç organik maddeden oluşuruz?” sorusuna yol açıyor.


-Son olarak da plastik, metal gibi inorganik maddeleri sindiren mantarlar. Bu mantarların yüzde kaçı canlıların yapıtaşı olduğunu düşündüğümüz “organik” materyallerden meydana gelmektedir?

 


 
Çalışmalarımı işte bu organik-inorganik, canlı-cansız arasındaki muğlaklığın üzerine giderek gerçekleştirdim. Amacım inorganik maddeleri organik maddelerle bütünleştirerek başka bir varoluş biçimi (aslında temel varoluş biçimimiz) aramaktı. Bir yerde tıpkı benim gibi. Sırtında platinlerle yaşamaya devam etmek mecburiyetinde olarak kendimi bir tür "cyborg” kategorisinde sınıflandırılıyor ve bu konuya bir de tersten bakmayı teklif ediyorum. Bir başka deyişle, sizleri, cansız maddeleri canlı yaşamın bir parçası, birer alet edevat gibi görmektense; canlılığı, cansızlığın üzerine konumlanmış birer “parazit”, faydacı olarak görmeye davet ediyorum. 


Son olarak, nüfusumuza oranla çıkardığımız çöplerin içerisinde var olabilecek yaşam imkanlarına da göz atmaya çabalıyorum. Bir taraftan öldürdüğümüz ekosistemi diğer taraftan canlandırmanın ilk basamağı olarak mantarları ele alıyor ve dehşet senaryosunda kapılmaktansa insanı merkezden uzaklaştırmayı hedefliyorum. Her varlığın primatlara hizmet etmediğine, yaşamın primatların ekosistemi dışında da var olabildiğine dikkat çekmeyi hedefliyorum. Mantarların sindirdiği heykellerimin sonunda canlı bedenlere kavuşmalarını ve yaşam döngüsüne sonunu kestiremediğimiz çağlar boyunca katılmalarını hedefliyorum. (Gerçi burada da “tanrı” olma yolunda ilerlediğimiz gerçeği bambaşka bir tartışma konusu... Dünya bahçesinde oynayan bir avuç insan görüntüsü canlanıyor zihnimde...)